Ana Sayfa
Akıbetin Beni Sılamdan Etti
 bir Maden sevdalısına can kardeşim İsmail Sürücü’ye...

Maden’i seviyorum.

Ne kadar yalın bir söz değil mi? “Ne yani sevecek başka bir şey bulamadın mı?” demeyiniz sakın. Bu sözde bir fevkaladelik yok. Olmamalı da… Herkes doğduğu, büyüdüğü, hayatına dağarcık yaptığı yeri sever. Ve, özler. Ama gelin görün ki, hırçın dağlar arasında oldukça bakımsız bu coğrafya parçasını, Maden’i il kez görenler o yalın ‘seviyorum’ sözüne tepki gösterirler haklı olarak. Ve siz, bu olumsuz bakış açısını ya da o ilk anda oluşan tepkiyi silmek için yığınla açıklamalarda bulunmak zorunda kalırsınız. Söze “Maden bildiğiniz, gördüğünüz ya da düşündüğünüz gibi değil.” diye bir başlar, sonunu getiremezsiniz sözlerinizin.

“Doğrudur: Burada deniz yoktur; ne ufuk çizgisine kadar dalgaların hışırtısıyla öpüşen bir kumsal, ne portakal ve limon çiçeklerinin o baş döndüren râhiyası ne de olağanüstü güzelliklerin baştan çıkardığı bir şehrin büyüsü… Geniş caddeleri, yemyeşil dağları, sevimli ve aydınlık binalarıyla modern bir şehir çizgisi de bulamazsınız.” İşte Maden, Bakır Maden dediğimiz 6-7 bin nüfuslu ve fakat asıl mevcudunu gurbet ellere göndermiş, bakımlı sayılmayan, hep ihmallere uğramış ama Mezopotamya’nın başlangıç bölümüne divan kurmuş Dicle vadisinin o kıraç yamaçlarına gelişi güzel kurulmuş, gecesi alınmış gündüzü satılmış, bedbaht bir ilçedir önünde-sonunda…

Ben “Maden’i seviyorum” derken, bu olumsuz jeolojik şartları da yüreğimin bir kuytusuna koyuyorum ister istemez. Önemli olan, o anlarda yaşanılan güzelliklerdir. Yeter ki, unutulmuş birer hâtıra olarak kalmasın o güzellikler. Benim çocukluğumda nazlı nazlı akan suyuyla Dicle derya gibiydi. Bakır fabrikası dünyanın en büyük fabrikasıydı. En güzel renkti bakır yeşili. O bacadan kükürdioksit değilde un yağardı sanki. Ve biz o unlardan ekmek yapardık. Yer, doyardık. Tüm insanları bir araya getirseniz, bir Madenli etmez, diye düşünürdük. Dostlukta ve komşulukta bizi kimseler geçmesin diye yaşardık o mutlu dünyamızda. Çocukluk bu ya, işte böyle algılardık Maden’i. Bu büyü hiç bozulmasın isterdik.

 

Bu yazıda, Maden’in artık solmaya başlayan çehresinden küçük ayrıntılar bulacaksınız. Seksenli yıllara değin hep bir ‘şehir’ edasıyla yaşayıp çalımından geçilmeyen ve ‘asaletin’ sükûnetini muhafaza eden Maden’in nasıl değiştiğini hatta tanınmayacak denli başkalaştığını sezip hayıflanacaksınız. Benim kuşağım, bu dayanılmaz değişim kasırgasından önceki mutluluk devrini yaşayabilmiş olması bakımından son şanslı kuşaktır, nesildir. O yılları anarken yüreğim ince ince titrer hâlâ… Bizden sonraki kuşak, kemanaci Bozo’nun o yanık mı yanık, damlarda düğün gecelerinde yankılanan buruk sesinden “Maden’in altı bakır/Sevdiğim gözlerin çakır/O Çakır gözlere/Kurban olsun bu fakır”ı dinlemedi. Bir şehir efsanesi olan Çıplak Selo’nun muhteşem kabadayılığını görmedi. Fötr şapkasıyla unutulmaz bir iz bırakan Fazlı hocayı tanımadı. İnce nüktelere sahip serseri İbrahim amcanın dükkânından alış veriş yapmadı. Hacı Cabbar’ın inleyen esrik naralarını duymadı. Kako Salim’in masasında oturup demli sohbetine vurulmadı. Gazeteci Vedat’tan o gül kokulu gazeteleri alıp okumadı. Fotografçı Ömer amcanın objektifine afili bir poz vermedi. İstasyondan kalkan son trenlere Kortikoğlu bahçelerinden el sallamadı. Naci hocanın, Cin Fuat’ın tedrisatından geçmedi. Hacı Cuma’nın arkasında namaza saf tutmadı. Arpameydanın yıkılışına tanık olmadı. Hiç kimse bizim gibi hüzünle ama "Biz sevdik, âşık olduk; sevildik, maşuk olduk" diyerek naif sevdalara yelken açmadı. Şimdilerde tütmeyen, tütmeyince manidâr bir telaşa kapıldığımız o görkemli bacanın dumanını solumuyor artık bu yeni nesil.

Yıllar yıllar sonra Maden’e, çocukluğunun anavatanına uğrayan bir yerliye “Maden’de ne var, ne yoktu? Kimleri gördün?” diye sorduğunuzda alacağınız cevap bellidir: “Maden viran olmuş, kimse kalmamış.” Geride bıraktığı, solmayan hatıralarındaki görüntüler tam canlanamaz. Bir dramı yaşarsınız o an. Ayakta durmak zorlaşır. Ama asıl dramatik olan Maden’de ‘yerlilerin’ durumudur. Gidince görürsünüz: Her gün, tanımı mümkün olmayan bir alışkanlıkla bağlı oldukları çerçeveden kelaynak kuşlarını hatırlatır bir ürkeklikle, bir kuşkuyla huruç eylerler. Şu an kalan yerli Madenlinin aşinalarının giderek tükendiği, üzerlerine kapanan ve giderek küçülen dünyalarında, hatıralarında ve geçmişten başka kendilerini mutlu hissedebilecekleri bir yerin kalmadığını kahırla fark ederler. Şimdilerde Maden’de ‘yerli’ kilometre kareye birkaç tane isabet eden bir hilkat garibesi olup çıkmıştır. Ola ki, şu an Maden’de yaşayanlar bu içerlemelerime kızıp da “Ne yani biz yerli değil miyiz?” şeklinde bir serzenişte bulunmasınlar sakın. Böyle benim gibi bir gurbet elden Maden’e bakıp bir firkati yaşarsınız. Gözleriniz dolukur. Buğulanır. Geçmişin görüntüleri flulaşır. İşte o an anlarsınız, o günlerden bir şey kalmadığını, yitip gittiğini, eridiğini…

Ağlarsınız, Gelincik Çeşmesi gibi…

Huzur’un yazarı Tanpınar, ilk sanat zevkini Maden’de çocuk yaşlarında aldığını, bir kış günü pencereden gördüğü kar yağışını hiç unutamadığını anlatır “Antalyalı bir genç kıza”. Bilemezsiniz ne keyif ve mutluluk vericidir bu hâl benim için. Türk şiirinin zirve ismi Sezai Karakoç, ne de hoş anlatır Maden’i hatıralarında…

Maden’in bir sanayi ‘şehri’ olması, benzerlerinden çok daha önce sanayileşmenin getirdiği bir büyük avantajla ‘laboratuar bir toplum’ özelliği taşıdığı gerçektir. Soyut bir şehir kavramı yerine, belirli toplumlara özgü değişik özellikleri olan yerleşim birimine işaret ettiğinden ‘küçük şehir’ kavramını rahatlıkla kullanabiliriz Maden için. Geçmiş yıllarda, farklı illerden burada çalışmaya gelen insanların kültürleriyle birlikte barındığı kozmopolit bir ilçeydi. Maden’de yaşayan halkın geçmişinde, erken sanayi türevlerine sahip oluşundan dolayı feodal devre ya da feodal düzenle hiçbir ilişkisi olmamıştır. Bu nedenle hep bir şehir/kent kültürüne yatkınlığı vardır. Bundan olacak, Maden’i aidiyet içersinde bir yere oturtamazsınız. O kendine has yapısıyla, bir ‘Madenlidir.’ Yani, ne Elazığlı ne de Diyarbakırlıdır. Fabrikadan dolayı kendi içine kapanık olarak yaşamamıştır. Dış dünyayla bağlantılı-iletişim içersinde yaşamıştır. Bu özellik 23’lü yıllardan beri süregelmiştir. O yılların nitelik ve nicelik olarak ‘okumuş/münevver’ teknik elemanları Maden’e dolayısıyla insanına sosyo-kültürel anlamında olumlu katkı sağlamıştır.

 

Maden’in birbirinden farklı dört dönemden geçtiğini söyleyebiliriz. Bunlardan ilki, milat öncesi yıllardan 1850’li yıllara uzanır. İkincisi, 1850-1918 yılları arasıdır. Bu dönemi ‘ara geçiş dönemi’ olarak görebiliriz. Bu yıllarda özellikle Osmanlı-Rus harbi sırasında Erzurum ve Gümüşhane civarında bulunan halkın Ermeni mezaliminden kaçarak Maden ve yöresine sığındıkları görülür. Dolayısıyla, Maden’de yaşayan ‘yerli’ diye nitelendirilen halkın birçoğu bu yörelerden gelmişlerdir. Üçüncü dönem, 1918-1939 yılları arasıdır. Çünkü bu yıllarda bakırın elde edilişinde örgütlü bir işletmecilik yapılır. Çalışan sayısında bir artış gözlenir. Haliyle halkın sosyal yapısında da radikal bir değişim oluşmaya başlar. Bu canlı ticari ortamından dolayı Maden 1923 sonrası ilk üç yıl ‘mutasarrıflık’ olmuştur. Yani bir tür ‘vilâyet’ konumundaydı. 1939-1985 yılları ise son dönem olarak kendini gösterir. Maden’in yaşanılan hayatında önemli bir dönemdir bu yıllar. Artık 85 sonrası Maden’in ‘bitmeye’ başladığı yıllar olur. Üzerindeki kimlik, yorgun düşen bir şehir kimliğidir. Fabrikanın üretim teknolojisi eskimeye başlayınca bakır daha pahalı elde edilir olmuş. Bunun yanına bakırın kullanım alanı daralınca yaygınlığını yitirmesi de eklenir. Böylece çokça zarar eden bir kurum olunca birden toplu bir emeklilik olayı yaşanır. İşçi sayısı giderek azaltılmaya başlanır. Bir zamanlar 4-5 bin insanın çalıştığı fabrika şu an yok. Emekli olanlar başka diyarlara gider, yerleşir.

 

Gelişmekte ve hızla değişmekte olan bir ülkede, yanlış politikalar yüzünden Maden artık o eski ihtişamlı günlerini yitirdi. O eski halinden çok uzakta, eser yok şimdi. Bu ülkeye milyonlarca dolar girdi kazandıran Madenliler şimdi öyle mahzun, boynu bükük durumda Maden’in azar azar ölüşüne tanık oluyorlar. O Maden’in, Maden olduğu bereketli yıllarda rahmetli N.Güngör Kısaparmak sanki bugünleri görürcesine şunları yazmıştı: “Maden’dir meydanımız/ Akça tutmaz yanımız/ Şu duman da çıkmasa/ Çoktan çıkar canımız.” Artık duman çıkmıyor bacadan Necip Bey! Tütmez oldu… Onun için yine onikiden vurdun:

Çoktan çıktı canımız!”

Yazar: Kemal KARABULUT





Araştırma Kategorileri
Twitter - @bizmadenliyiz
Son Eklenen Fotoğraf
Ziyaretçi İstatistiği

Aktif  Online Ziyaretçi : 16

Toplam Ziyaretçi Sayısı : 3265845

İlk Yayın Tarihi :   06.12.2006